Dilbilimi

Posted: September 11, 2009 in Uncategorized

DİL BİLİMİNE GİRİŞ

Dil olguları çevresinde oluşan dilbilim üç evreden gelişmiştir. Önce dilbilgisi diye adlandırılan çalışmalar yapıldı. Daha sonra filoloji ortaya çıktı. Üçüncü dönemse dillerin birbirleriyle karşılaştırılabileceği anlaşıldı. Bu da karşılaştırmalı filolojinin, dilbilgisinin kökenini oluşturdu. Karşılaştırma olgusuna tam olarak uygun yeri veren asıl dilbilim ise roman dilleri (Fransa, İtalya) Germen dillerinin incelenmesiyle oldu. Bu alanda ilk atılımı yapan “Dilin Yaşamı” adlı kitabın yazarı Amerikalı Wtitney’dir. Kitabın orjinel ismi ise “ The of life of Language” dir. Kısa bir süre sonra da yeni bir okul oluştu. Bu okulun ileri gelenlerinden hepsi Alman’dı. Bu okula “yeni dilbilgiciler okulu” denir. Yeni dilbilgiciler sayesinde dil artık kendi kendine gelişen bir organizma değil dilsel toplulukların ortak düşünce biçiminin yarattığı bir ürün olarak görülüyordu. Aynı zamanda filolojiyle karşılaştırmalı dilbilimlerin ne kadar yanlış ve yetersiz olduğu da anlaşıldı.Ancak dilbilimine yaptığı hizmetler ne kadar büyük olmuşsa da bu okulun da sorunun bütününe ışık tuttuğu söylenemez ve genel bilimin temel sorunları bugün bile çözülmüş değildir.

DİLBİLİMİNİN GERECİ VE GÖREVİ-YAKIN BİLİMLERLE BAĞLANTILARI

Dilbilimin bütün gerecini öncelikle insan dilinin bütün gerçekleşme biçimleri oluşturur. İster ilkel topluluklar veya uygar uluslar isterse arkaik ile klasik çağlar veya çöküş dönemleri söz konusu olsun dilbilim her dönemde yalnızca doğru dille ve güzel konuşmayla değil bütün anlatım biçimleriyle ilgilenir. Ayrıca dil genellikle insanın gözleminden kaçtığından dilbilimci yazılı metinleri de hesaba katmak zorundadır. Çünkü geçmişteki ya da uzaktaki dilleri onların aracılığıyla tanıyabilir.

Dilbilimin görevi ise şu olacaktır;

1)Ulaşabileceği bütün dillerin betimlenmesini yapmak ve tarihini incelemek. Yani dil ailelerinin tarihini ortaya koymak ve her ailenin ana dillerini olanaklar elverdiği ölçüde yeniden oluşturmak.

2)Bütün dillerde sürekli ve evrensel biçimde etkisi görülen güçleri araştırmak ve tarihin bütün özel olgularını bağlayabileceğimiz genel yasaları ortaya çıkarmak.

3)Kendi sınırlarını belirlemek ve kendi kendini tanımlamak.

Dilbiliminin başka bilimlerle çok sıkı bağlantıları vardır. Bazen onlardan veriler alır bazen de onlara veriler sunar. Dilbilimi başka bilimlerden ayıran sınırlar her zaman açık seçik olarak görülmez. Sözgelimi dilbilim dili ancak bir belgesel işlev üstlendiği etnografya ile tarih öncesi bilimden titizlikle ayırt edilmelidir. Dilbilim ayrıca insan biliminden de (antropoloji) ayrı tutulmalıdır. Çünkü insan, bilim insanı tür açısından inceler, oysa dil toplumsal bir olgudur. Bu durumda dilbilimini toplum biliminin içine mi oturtmak gerekir? Dilbilim ile toplumsal ruh bilim arasında ne gibi bir ilişki vardır? Aslında dilde her şey ruhsaldır. Dilin ses değişimleri gibi özdeksel ve mekanik gerçekleşmeleri de ruhsal özelliklidir. Dilbilimin fizyolojiyle olan bağlantılarını açıklamak ise o kadar güç değildir. Aralarında tek yönlü bir ilişki vardır. Öyle ki dil incelemesi ses fizyolojisinden açıklamalar bekler. Ama ona hiçbir açıklamada bulunmaz. Sonuç olarak iki bilim dalını birbirine karıştırmak olanaksızdır. Dilin özü dilsel göstergenin ses özelliğine yabancıdır. Filolojiye gelince dilbilimden kesinlikle ayrı bir daldır. Sonuçta dilbilimin ne gibi bir yararı vardır? Şurası gerçektir ki dilsel sorunlar tarihçiler filologlar gibi metinler üzerinde çalışan herkesi ilgilendirir.

DİLBİLİMİN KONUSU

1)Dil ve Dilin Tanımı

Dil nedir? Bize göre dil yetisinden ayrı bir şeydir. Dil yetisinin yalnızca belli bir bölümünü oluşturur. Dil hem dil yetisinin toplumsal bir ürünüdür hem de bu yetinin bireyler tarafından kullanılabilmesi için toplumun benimsediği zorunlu uzlaşımlar bütünüdür. Bütünlüğü içinde ele alındığında dil yetisi çok biçimlidir ve karmaşıktır. Fiziksel, fizyolojik, ruhsal alanlarla ilişkisi olduğu gibi bireysel ve toplumsal alanlarla da bağlantısı vardır. Birliğini nasıl ortaya çıkaracağımızı bilmediğimiz için dil yetisini insana ilişkin olguların hiçbir kategorisi içine oturtamayız; fakat buna karşılık dil kendi başına bir bütündür ve bir sınıflandırma ilkesidir. Dile dil yetisi olguları arasında birinci yeri verdiğimizde başka hiçbir sınıflandırmaya izin vermeyen bir bütüne doğal bir düzen getirmiş oluruz.

Dilin Dil Yetisi Olguları İçindeki Yeri

Dil yetisinin bütünlüğü içinde dile uygun düşen alanı bulmak için söz çevriminin oluşturulmasını sağlayan bireysel edimi göz önünde bulundurmak gerekir. Bu edim en azından iki bireyin varlığını gerektirir. Dili sözden ayırmakla aynı zamanda toplumsal alanı bireysel olandan ve önemli olanı ayrıntıdan ve az çok rastlantısal alandan ayırmış oluruz. Dil konuşan bireyin bir işlevi değildir. Bireyin edilgen biçimde belleğine yerleştirdiği üründür. Hiçbir zaman önceden tasarlama gerektirmez. Düşünme eylemi sadece sınıflandırma etkinliği söz konusu olduğunda ortaya çıkar. Buna karşılık söz bireysel bir irade ve zeka edimidir. Bu edimle şu özellikleri birbirinden ayırt etmek gerekir: Konuşan bireyin kendi kişisel düşüncesini anlatmak için dili düzgün kullanmasını sağlayan birleşimleri ve bu birleşimleri dışa vurmasını sağlayan ruhsal ve fiziksel düzeneyi.

Dilin Dilbilimi Ve Sözün Dilbilimi

Dil yetisinin incelenmesi iki bölüm içerir. Temel nitelikli bölüm özü bakımından toplumsal olan ve bireyden bağımsız bulunan dili inceler. Bu inceleme yalnızca ruhsal özelliklidir. İkinci nitelikli diğer bölüm ise dil yetisinin bireysel kesimi yani sesleri çıkarma olgusunu da dahil olmak üzere sözü inceler. Bu inceleme de ruhsal ve fiziksel özelliklidir. Bu iki inceleme konusu birbirine sıkıca bağlıdır. Sözün anlaşılır olabilmesi ve bütün etkilerini yaratabilmesi için dil gereklidir. Fakat dilin yerleşebilmesi için de söz gereklidir. Dil ile söz arasında karşılıklı bağımlılık vardır. Dil sözün hem aracı hem de ürünüdür. Fakat bütün bunlar dil ile sözün kesinlikle farklı şeyler olmalarını engellemez. Gerektiğinde dil bilim adını her iki bilim dalı içinde koruyabilir. Ve bir söz dilbilimi terimini de kullanabiliriz. Fakat bu dilbilimini tek inceleme konusu dil olan gerçek anlamdaki dilbilimle karıştırmamak gerekir.

Doğal Dil Ve Yazımsal Dil

Dilin anlatımsal özellikleri olabileceği kabul edilmekle birlikte bu bakış açısına göre dil bir tek tip anlatım içinde incelenir. Yazımsal dil ile biçem, şeylere ilişkin estetik nitelikli bir görüşten doğduğu için bu konuda yapılan eleştirilere göre doğal dil duyguları anlamaz ya da böyle bir şey yaptığı anda anlatması yazımsal dil kazanır. Bir başka deyişle doğal dil duygusal öğelerle doludur. Fakat bu değişlerin kullanılmasında estetik ve yazımsal eğilime ender olarak rastlanır. Bir sokak çocuğu renkli sözcükler kullanmaz, tümcelerini beklenmedik bir biçimde kurar. Yani farkında olmadan biçem yapar. Demek ki sorunu öğelerini ters yüz etmek ve yazınsal dili zorlamadan dilden nasıl doğduğu sorusunu sormak gerekir. Herkesin kullandığı dil ile kişisel biçem arasında var olan yakınlıklar sorunu karmaşık bir sorundur. Yazımsal tekniklerin özü nedir? Büyük bir yazarın yazısı ve gündelik olarak kullanılan sıradan dil arasında aşılamaz bir uçurum vardır. Onda konuşmaya özgü ve yazıya özgü olmak üzere iki anlayış mı vardır? Bir biçemin özü araştırıldığında genellikle ağırlığını duyurmuş etkiler üzerinde durulur. Geleneğin yazarı nasıl oluşturduğu yazarın da geleneği ne şekilde aştığı araştırılır. Yazar kendinden öncekilerle benzerlikleri ya da karşıtlıkları açısından değerlendirilir. Bir okula ve çevreye yerleştirir. Yazımsal dil ile biçem arasındaki farklılık üzerinde durulması gerekir. Yazımsal dil gelenekleşmiş bir anlatım biçimidir. Birbirlerini izleyen kuşaklar boyunca birikmiş bütün biçemlerin bir birleşimidir. Dilsel topluluk tarafından benimsenmiş olan ve zorlamasız dilden farklı olmakla birlikte ortak temelin bir parçasını oluşturan yazınsal öğeler bütünüdür. Yazımsal dilin kendine özgü lugatı, hazır kalıpları, uzlaşmaya dayalı tümce yapısı ve söz dizimi vardır. Geçmişte yaşadığı için doğal olarak eski biçimleri kullanır. Yazımsal dilin özellikle toplumsal bir değeri vardır. Kibarlığın düşünsel açıdan seçkinliğin yüksek eğitimin bir simgesidir. Bu özelliği ile de yazımsal dilin yeri ve daha doğrusu saygın yeri yönetim dilinin, bilim dilinin, spor dilinin yanıdır.

Karşılaştırmalı Dilbilgisi

Karşılaştırmalı dilbiliminin amacı çeşitli diller arasındaki yakınlıklar aracılığıyla dilsel gelişimlerin tarihini oluşturmaktır. Karşılaştırmacı dil uzmanı gözlemlediği yakınlıklardan yola çıkmalı ve karşılaştırılan diller arasında geçmişin belli bir anında tek bir durumun bulunduğunu kabul ettiren yakınlıkları göz önünde tutmalıdır. Yani yöntem sorunu dilsel olgular dikkate alınarak kendini açıklamak için tek bir hareket noktasını varsayan olguları nasıl tanıyabileceğimizi araştırmak. Her tarihçinin karşısına iki tür sorun çıkar. Bir yandan geçmişin belli bir anında belli bir olgu veya durumun varlığını belirlemek, öte yandan farklı tarihlerdeki olgular arasında varolan bağlantıyı ortaya çıkarmak. Bu durumda iki sorunun da birbirinden ayrılamayacağı bir gerçektir. Amaç karşılaştırmacı dil uzmanının akıl yürütme yöntemini betimlemek ve bu yöntemin tanıtlayıcı değerinin ne olduğunu incelemektir. Akıl yürütme biçimi şöyledir:

Kimi diller arasında birbirine az çok ya da tıpatıp uygun olan anlatım biçimleri görülür. Bu uygunluklar ancak belli bir tarihte yer alan ortak bir biçim varsa ve yer yer farklılık gösteren bütün benzer biçimlerde bu ortak biçimin devamıysa açıklanabilir. Örnek olarak yeni latin dillerindeki özne işlevi taşıyan kişi zamirlerini ele alalım:

Fransızca–> γε (γο) ben, tu sen
Rumence–> eo, tu
İtalyanca–> io, tu
Eski Fransızca–> γο , tu
İspanyolca–> yo, tu

Konuşan kişinin kendisi je, eo, io, γο, yo… gibi biçimlerle belirtmesi için hiçbir genel neden yoktur. Birbirinden çok faklı ya da birbirinden çok uzak dillere başvurmadan bile konuşan kişinin kendini Almancada ich, Rusçada γα(ya), Farsçada men… gibi bambaşka biçimlerde ifade ettiğini görürüz. Öte yandan kendisiyle konuşulan kişiye de tu denilmesinin hiçbir nedeni yoktur. Akıl yürütmenin temel dayanağı şudur:

İtalyanca–> io, Eski Fransızca–> γο, İspanyolca–> yo arasındaki uygunluk rastlantısal değildir. Suriye Arapçası, Mısır Arapçası, Fars Arapçasının günümüzde, konuşma dilinde birbirinden farklı olduğu görülür. Karşılaştırmalı dilbilgisinin amacı sadece bu durumu incelemek değildir.

Dilbiliminin Temel Kavramları:
1) Dil/Söz;

Ayrımı 19. yy sonundaki toplum bilim ve ruh bilim çerçevesinde yer alır. Dilbiliminin babası sayılan Ferdinant Savssure’a göre dilsel bildirişim süreci özellikle ruhsal ve toplumsal bir olgudur. Dil tek tek bireyleri değil bütün toplumu ilgilendiren bir olaydır. Birey üstü bir soyutlamadır. Buna karşılık söz/dil dizgesinin özel ve değişken gerçekleşme biçimidir. Daha doğrusu dilin somut kullanımıdır. Dil toplumsaldır. Söz bireyseldir. Bireysel söz çok sayıda değişiklik gösteren bir olgudur.

2) Biçim/ Töz;

Her dilsel öğe yani gösterge başka öğelerle kurduğu bağlantılar ve işlevleri açısından ele alınmalıdır. Dil dizgesinin işleyişi dil dışı özelliklerle belirlenemez. Dil dizgesinin işleyişi bir satranç oyununa benzetilebilir. Bu oyunda taşların hangi maddeden yapıldığı önemli değildir. Bir başka değişle taşların fiziksel özelliklerini, satranç oyunu, satranç kuralları açısından hiç bir önemi yoktur. Dilde de göstergenin maddesi değil kurduğu ilişkiler önemlidir. Bir başka değişle de dil bir töz değil bir biçimdir.

3) Gösterge

Toplumsal bir dizge olan dil, Saussure’un gösterge olarak adlandırdığı bilimleri kendi aralarında kurdukları ilişkilerden doğan dilsel gösterge birbirinden ayrılamayan iki özelliğin kaynaşmasından oluşur. Bir yanda bir işitim imgesi öbür yanda ya bir kavram vardır. Dilbilimde bu iki özellik gösteren ve gösterilen diye adlandırılır.

4) Nedensellik ve Çizgisellik

Gösteren ve gösterilen özelliği dilsel göstergelerin hem nedensiz hem de çizgisel olmasını sağlar. Dilsel gösterge nedensizdir. Çünkü gösterilen yani kavram gösterene uzlaşmalı bir biçimde bağlanır. Bu bağ kişisel ve doğal değil toplumsaldır.

5) Eş Süremlilik/ Art Süremlilik;

Dil dizgesinin incelenmesi bu dizgeyi yaratan tarihsel ve toplumsal olguların soyutlaşmasını gerektirir. Bu, iki dilbilim anlayışının ortaya çıkmasına sebep olur. Eş süremli dilbilim yani betimleci dilbilim;art süremli dilbilim yani tarihsel dilbilim.

Eş süremli dilbilim aynı zaman kesiti içinde yer alan ve bir dizge oluşturan öğeleri inceler. Art süremli dilbilim ise dilin birbirini izleyen aşamalarını yani tarihsel evrimini inceler. Eş süremli dilbilim, art süremli dilbilimi dışlamaz. Yöntemsel açıdan art süremli boyut, aş süremli boyuttan sonra gelir.

6) Değer;

Dilsel gösterge değerini içinde bulunduğu bütündeki öbür diğer öğelerle kurduğu bağlantılara göre kazanır. Daha doğrusu herhangi bir öğeye verilen değer ancak belli bir dizgeye göre var olabilir.

7) Dizimsel/ Çağrımsal

Dilsel değer kavramı iki bağlantıya göre belirlenir. Dizimsel bağlantılar aynı söz zinciri içinde birlikte var olan birimler arasındaki bağlantılardır. Çağrımsal bağlantılar ise bir söz zincirinde birbirinin yerin alabilecek birimler arasındaki bağlantılardır. Daha değişik bir değişle her dilsel birim konuşmacıda ya da dinleyicide başka özellikler çağrıştırır.

DİLBİLİMİNİN DALLARI

1) Uzam Dilbilim

Coğrafi kökenleri farklı bireylerin ya da toplulukların bir dili kullanmalarında görülen değişiklikleri inceleyen bu bilim dalına dilbilimsel coğrafya adı verilir.

Aslında karşılaştırmalı dilbilgisinin bir uzantısı olan ve bu niteliği ile eski bir bilim dalı olarak da kabul edilen dilbilimsel coğrafya ya da yeni adlandırmasıyla uzam dilbilim alanında son 30 yıl içinde yoğun çalışmalar yapılmakta, hem gündelik dilde hem de siyaset alanında sık sık gündeme gelen şu dilsel kavramlar uzam dilbilim açısından tanımlanmaya çalışılmaktadır. Örneğin; ulusal dil, resmi dil, lehçe, ağız, argo gibi.

2) Toplum Dilbilim ya da Sosyolenguistik

Dilsel yapılar ilk toplumsal yapıların eş değişikliğindeki düzenli yanları ortaya koymaya çalışan ve neden sonuç ilişkisini araştıran bu dili, dil toplum bilimi, uzam dilbilimve lehçe dilbilimle kesiştiği noktalar vardır.

Toplumbilim, toplumsal veri olarak konuşucunun durumunu söz gelimi etnik kökenini, yaşam düzeyini, mesleğini ele alıp kullandığı dile bakabileceği gibi dinleyicinin bakış açısına yerleşip konuşucunun dinleyiciye yönelttiği bildiriyi bu bakış açısından da değerlendirebilir.

Ayrıca doğrudan doğruya toplumsal özellikler taşıyan söylemlerin içeriğiyle de ilgilenir. Söz gelimi siyasal ya da teknik sözcükler üstünde araştırma yapar.

3) Budum- Etnolinguistik

Dil ile kültür ve dil ile toplum arasındaki ilişkileri araştıran bu dal bazı uzmanlara göre toplum bilimin başvurduğu toplumsal özellikli birçok değişmez etkenden en az birini söz gelimi ulus, kavim (budum) gibi kullanılması nedeniyle toplum bilimin özel bir durumu olarak görülür.

Kimi uzmanlara göre de toplum bilim karmaşık yapılı uygar toplumlarla, budum bilim ise yalın yapılı ilkel toplumlarla ilgilenir.

4) Ruh Bilim- Psikolenguistik

Dilin edinilmesinde ve kullanılmasında etkili ruhsal süreçleri inceleyen daldır. Ruh bilimciler çalışmalarını günümüzde özellikle şu alanda yoğunlaştırmışlardır:

Sözcüklerin bireyler tarafından üretiliş süreçleri, bireylerin üretmek istediği sözcüklere anlam yükleyiş süreçleri, üretilen sözcüklerin yorumlanması süreçleri, yorumlama sürecinde dilsel bilgiler ile ansiklopedik bilgilerin payı, çocuğun doğuşundan itibaren gelişmesi boyunca dili edinme süreci, bir çok dili konuşan konuşucuların bu çeşitli dilleri belleklerinde depolayış biçimleri, dil bozuklukları, ruhsal bozukluklar ve beyin yapısındaki arızalar arasındaki ilişkiler.

Uygulamalı Dil Bilim

Dilin toplumsal yaşamında hemen her yerde var olması nedeniyle uygulamalı dil biliminde çok farklı alanlarda etkisini duyurur. Daha doğrusu dil bilimsel araştırmaların ortaya koyduğu kavram, ilke ve yöntemlerde değişik alanlarda farklı amaçlarla yararlanılır. Söz gelimi anadilinin ya da yabancı dillerin öğretiminde dil bilim yöntemlerinin uygulaması söz konusudur. Birçok ülkede okullarda öğretilen dil bilgisi kitaplarının yazımında geleneksel gramer yaklaşımı yerine çağdaş dil bilim yöntemlerine başvurulur. Dillerin öğretim aşamasında dil bilimi ilke ve kavramlarından yararlanılarak öğretim yöntemleri söz gelimi görsel, işitsel yöntemler hazırlanır. Sözlük yapımında dil bilim ilkeleri uygulanır. Sağır ve dilsizlerin eğitiminde veya bir kaza, bir hastalık sonucu konuşma yeteneğini kaybetmiş olanların yeniden eğitiminde dil bilim araştırmalarının ortaya koyduğu verilerden yararlanılır. Günümüzde ise bilişimin gelişmesi sonucunda uygulamalı dil bilim terimi ve alanı da yerini giderek dil sanayileri terimine ve alanına bırakmıştır. Bilgisayar yardımıyla öğretim, otomatik çeviri bilgisayar aracılığıyla terimler açısından veri bankalarının oluşturulması, bilgisayar yardımıyla çeşitli işlevsel metinlerin, örneğin; mektup, hava raporu bülteni vb. otomatik olarak oluşturulması gibi. Bugün artık bilişim ile dil bilimin kaynaşması nedeniyle bilişimsel dil bilimden de söz edilmektedir.

Metin Dil Bilim

Dil bilimin daha çok sözlü dile ve tümce düzeyine uyguladığı çözümleme yöntemlerini yazılı dile, tümce ötesi birimlere daha çok yazımsal metinlere uygulanması sonucu gelişen metin dil bilimi bir metnin bütünlüğünü, birliğini yaratan bağlantıları ve tutarlılıkları inceler. Bağlantılar bir metindeki özellikle yazımsal metinlerdeki sözcelerin ya da tümcelerin çizgisel olarak eklemleniş biçimlerinin araştırmasıyla ortaya konur. Tutarlılık ise söylem türüne göre metnin bütünlüğünün düzenlenmesinde etkili olan uyulması gerekli zorunlulukların araştırılmasıyla belirlenir. Metin dil biliminin yapısal dil bilime ve üretici dil bilgisiyle ilgisi olduğu gibi gösterge bilim, yazım bilim, anlatım bilim, anlam bilim, edim bilim araştırmalarıyla da yakın bağlantısı vardır.

Çeviri Bilim

Çeviri etkinliğinde kalkış dili ile varış dili arasında ortaya çıkan sorunları saptamaya ve bunlara çözüm getirmeye çalışan veya doğrudan doğruya çeviri metinleri gözlemlenebilir özelliklerini betimleyen, değerlendiren, sınıflandıran, dizgileştiren çeviri sürecinin bilişsel boyutunu araştıran çevirilerin toplumsal ve kültürel yaşamdaki işlevlerini sorgulayan, bu amaçla da dil bilim, gösterge bilim, yorum bilim, dil felsefesi, tarih, toplum bilim, ruh bilim, edim bilim gibi alanlardaki kurumsal yaklaşımlardan yararlanan bilim dalıdır. Hem kültürler arası hem de uluslararası ilişkilerde çevirinin öneminin artmasına bağlı olarak çeviri kuramlarından da son yıllarda büyük gelişmeler olmuştur. Çeviri bilim karma bir bilim dalı durumundan kalkarak kendi ilke, kavram ve yöntemlerini üretmeye çalışan bağımsız bir bilim dalına dönüşmüştür. Bazı dilbilimciler üç çeşit çeviri işlemi olduğunu iddia ederler:

1) Dil içi çeviri: Dilsel göstergelerin aynı dilin göstergeleriyle yorumlanması.
2) Diller arası çeviri: Dilsel göstergelerin başka bir dil aracılığıyla yorumlanması. Bazı araştırmacılar bir dilden öbür dile yapılacak anlam aktarmalarının dolaylı ve dolaysız yedi farklı işlemde gerçekleştirilebileceğini ve çevirmeni karşılaştığı güçlüğe göre bu yedi işlemden birine başvurabileceğini göstermişlerdir.
a) Dolaysız çeviri işlemleri
*
Aktarma
* Öyküntü
* Sözcüğü sözcüğüne çeviri ya da kalkış diline bağlı çeviri
b) Dolaylı çeviri işlemleri
* Biçim değiştirme ya da sözcük türü değiştirme
* Bakış açısı değiştirme
* Eşdeğerlilik
* Uyarlama

Daha sonraki yıllarda da çeviri üstüne hem kesin, bilimsel, matematiksel anlamda kuramsal çalışmalar, söz gelimi bilgisayarlı çeviri programlarına ilişkin kuramlar hem de çeviri alanındaki bilgileri düzenli, dizgeli bir biçimde ortaya koymaya çalışan ve çeviri olguları sınıflandırmaya ve açıklamaya yönelen geniş anlamıyla kuramsal çalışmalar yapılmıştır. Gerçekten de özellikle 1960’lı yıllarda bilimsel düzlemde dil bilgisi yükselişi, teknik düzlemde ise bilişimin gelişmesi ve çeviri etkinliği konusundaki düşünce biçimlerini büyük ölçüde etkilemiştir. Dil bilimsel yapısalcılık akımı hem Avrupa’daki hem Amerika’daki çeviri kuramı çalışmalarını yönlendirmiştir. Çeviri alanındaki evrime koşut olarak son yıllarda çeviri kuramlarının daha çok çeviri eleştirisi alanında yoğunlaştığı ve araştırmacıların dil kuramlarının yanı sıra felsefe, toplum bilim, gösterge bilim, yorum bilim ve edim bilimden de yararlandıkları görülmektedir. Çeviri bilim bugün artık bağımsız bir dil bilim dalı olarak düzenlenme aşamasına girmiştir. Bir çok ülkenin üniversitelerinde çeviri bilim bölümlerinin kurulması, söz gelimi Boğaziçi Üniversitesi Çeviri Bilim Bölümü ve değişik dillerde çeviri bilim sözlükleriyle, ansiklopedilerin yayınlanması da bunun açık bir kanıtıdır.

Edim Bilim ya da Pragmatik

Bir sözceği üretildiği bağlamı içinde ele alan ve bu özelliğiyle de dil bilimdeki temel yenilenmeyi gerçekleştiren dil bilim dalına edim bilim veya kullanım bilim denir. Önceleri yalnız bitmiş, kapalı, sonuçlanmış dilsel ürünleri yani sözceleri inceleyen dil bilimciler, dil felsefesi çalışmalarının da etkisiyle sözceleri üretme sürecini de sorgulamaya başlayınca dil bilimde özellikle son otuz yıl içinde çok önemli gelişmeler sağlamışlardır.

Edim bilim konuşucular arasında sözceleme süresince kurulan ilişkileri incelediği gibi bir dinleyicinin belli bir bağlamda bir sözceği yorumlamak için yaptığı işlemleri de araştırır. Çünkü aynı sözce meydana geliş durumuna göre farklı biçimlerde yorumlanabilir. Ayrıca insanlar bir sözceği anlamak için yalnızca bilgisine başvurulmaz. Aynı zamanda dünya konusunda edinmiş oldukları ansiklopedik bilgileri de harekete geçirirler. Edim bilim açısından bu durumun da göz önünde bulundurulması gerekir. Öte yandan edim bilim bir metnin söylediği şeyin altında bir başka şeyi de örtük olarak belirtiyor olması durumunu da inceler.

Glosomatik

Nasıl ki bütün diğer bilim dalları dilin anlamını ve dilsel geçimi göz önüne almadan çözümleyebiliyorsa ve çözümlemek zorundaysa dil bilim de dilsel biçimi her iki düzlemde de kendisine bağlanan anlamda ilgilenmeden çözümleyebilir ve çözümleme zorundadır. Nasıl içeriğin anlamı ile anlatımın anlamı dil dışı bilimler tarafından uygun ve yeterli bir biçimde betimlenmiş olarak kabul ediliyorsa dilsel biçimi betimlemek ve bu biçimi dil dışı nesnelere yansıtabilmek özel olarak dil bilimciye düşer. Demek ki dil bilimin başlıca görevi içsel ve işlevsel temellere dayalı bir anlatımın bilimi ile bir içeriğin bilimini oluşturmaktadır. Dilsel anlatımla ilgili olarak çağımızda sınırlı alanlarda çalışmalar başlamıştır. Glosomatik terimi 1936’dan sonra kullanılmaya başlamıştır.

DİLİN KATMANLAŞMASI

Biçim ve töz ile içerik yani gösterilen ve anlatım yani gösteren arasındaki ikili ayrımı geniş ölçüde hesaba katmadan günümüzdeki dil bilimi basit bir biçimde de olsa açıklayamayız. Fransız dil bilimci Saussure’un ortaya attığı ve modern dil bilimin bazı dallarında gerçekleştirilen bu iki ayrım çevresinde kaçınılmaz olarak bütün yöntem ve ilke tartışmalarının değişik uzaklıklarda dönüp dolaştığı çekirdeği oluşturur. Her bilim yöntemi iki temel ayrıma göre tanımlanabilir ve tanımlanmalıdır. Terimi Saussure’cu anlamıyla dilin olası tanımlarından biri, iki töz yani içeriğin tözüyle anlatımın tözü arasında düzenlenmiş özgür bir, biçim olduğu dolayısıyla içeriğin ve anlatımın özgün bir biçimi olduğudur. Öyleyse sözünü ettiğimiz iki ayrımdan gerekli koşulları çıkarma işlemi daha da yalın bir anlatıma indirgenebilir.

İçkinlik ve Yapı
20. yy Dil Bilimi

Dil bilimin tarihi, bütün uygarlık tarihine bağlıdır. Dil bilim de bilimin diğer dallar, sanatlar ve yazımlar gibi aynı klasisizm, romantizm ve pozitivizm dönemlerinden geçmiştir. 20. yüzyılın düşünce yaşamı her şeyden önce iki ilkeyle belirlenebilir. Yapı veya bütünlük ilkesi ile içkinlik ve bağımsızlık ilkesi. Modern yapısalcılık ortaçağ yapısalcılığını anımsatır. Fakat rönesanstan beri egemen olan bireyciliğe ve tek tek ayrıntıya ilgi duyulmasına karşı çıkar. İçkin görünüşü benimseyen bakış açısı hem ortaçağdaki bilimlerin ve sanatların dinsel birliğine karşı çıkışıyla hem de o zamandan beri düşünce yaşamının bütün alanları arasında oluşan karışıma karşı koymasıyla 20. yüzyılın asıl özelliğini temsil eder. Söz konusu iki ilke modern dil biliminde de yapılan düzenlemelerle görülür. Dilin bir töz değil bir biçim olduğu dil bilimin tek ve gerçek konusunun da dili kendi yapısı içinde ve kendisi içinde ele almak olduğu görüşü zamanımızda egemendir.

Yapısalcılık

Bu görüşlerin arasında en fazla yaygınlık kazanan yapısalcılık olmuş ve dil bilimciler tarihsel ayrıntılara gösterilen özel ilgiyi bir yana bırakarak belli bir dil durumunun yapısını incelemeye başlamışlardır.

İçkinlik

İçkinlik ilkesinin ise daha az sayıda yandaşı olmuştur. Sözünü ettiğimiz bütün kuramlar komşu bir bilim dalına yani toplum bilime, ses bilime, ruh bilime ve mantığa dayanırlar.

DİLBİLGİSİNİN DALLARI

İçkin yöntem yapısı betimlenmesi gereken sonsuz bir metin olarak gördüğü dili ele alır. Betimleme işlemi iki aşamadan oluşur. Birinci aşama bölme veya dizimselleştirmedir. Metni daha fazla indirgenemeyecek öğelere ulaşıncaya kadar küçük parçalara ve birimlere bölme işlemidir. İkinci aşamaysa sınıflandırma veya dizgeselleştirmedir. Elde edilmiş olan daha fazla indirgenemez öğeler dizimsel birimlerdeki karşılıklı işlevlerine göre bütün öğeler tanımlanana kadar git gide daha küçük sınıflara dağıtılır. Yöntemsel açıdan dizgiselleştirme dizimselleştirmeyi gerektirir.

Değiştirim

Metnin bölünmesi ve öğelerin belirlenmesi dilin içeriği ile anlatımın arasındaki ilişki sürekli olarak göz önünde bulundurularak ve dil bilimci Hjelmslev’in değiştirim sınaması diye isimlendirdiği işlem yardımıyla yapılabilir. İçeriğin öğeleri eğer değiştirimleri anlatım düzleminde bir değişikliğe yol açıyorsa o zaman bağımsızdır. Ve yine anlatım öğelerine uygulanacak değiştirim işlemi de içerik düzleminde bir değişikliğe yol açabilmelidir. Söz gelimi Fransızca “pecheur, pécheur”.

Göstergeler

Metnin gitgide daha küçük göstergelere bölünmesi işlemi tasarlanabilir. Örneğin; anlatım+içerik.Fakat anlatım birimleri ile içerik birimleri birbirine uygun olmadığı için ve gösterge sınırları içinde anlatım öğelerine olduğu kadar içerik öğelerine de rastlandığında “sözgelimi, aynı ek içinde durum, sayı ve cinsin temsil edilmesi”. Dilin en yalın ve en tümü kapsayıcı betimlemesi olduğunu kabul edebiliriz. Buna karşılık tözün, yani ses ile anlatımın betimlenmesi dile ilişkin içkin betimlemenin dışında yer alır. İçkinlik işlemi ile arasında belli bir ilişkinin bulunması söz konusu olsa bile durum değişmez.

Genel Taslak

İçerikte olduğu kadar anlatımda da dizimselleştirme ile de dizgeselleştirme, işlevsel çözümleme, gösterge çözümlemesi ve töz çözümlemesi biçimine bürünebilir.

YAZIM VE DİLBİLİM

Başlangıçta fizyolojiye ve ruh bilime bağlı kalan dilbilimin giderek özelliğine kavuşmuş içkin ve zorunlu olarak da yapısal bir özellik kazanmıştır. Ancak dilbiliminin bağımsızlığını eder etmez yayılmacı olmaya başlaması ve yaşam öyküsü toplum bilim, ruh bilim gibi dalların boyunduruğundan kurtulmakta güçlük çeken yazınsal eleştiriyi kendine bağlamaya çalışması oldukça ilginç bir olaydır. Oysa dilbilimsel inceleme ile yazınsal inceleme arasındaki bu koşutluk belki daha da ileri götürüldüğünde bize ilginç görünen bu benzerliklerin altında derin ayrılıklar ortaya çıkacaktır. Yazımda anlatımın tözü dildir. Anlatımı, biçimi ise biçemdir. Yani değişmeceler, ritmler ve uyaklar gibi. İçeriğin biçimi ise temalar, kompozisyon ve türlerdir. İçeriğin tözü ise düşünceler, duygular ve görüşlerdir. Dili, yazının anlatım tözü olarak almak sıradan bir gerçek gibi görünmektedir. Fakat bir başka büyük gerçek de şudur; dil yazının gereci olduğu an değişim geçirir ve başkalaşır.

Dilbiliminde bir dili çözümlemek için gereken koşul onu anlamak, anlaşılmamış bir dili söz gelimi “etrüskçe” yi çözümlemede de en iyi etkenler bile etkisiz kalır. Yazınsal bir yapıtı, edebi bir eseri de çözümlemeden önce anlamak gerekir. Ayrıca bir dil açısından sıradan sayılan bir olgu yazınsal bir çözümleme için temel bir sorun için olmaktadır. Demek ki her iki çözümlemenin ilgi merkezi aynı değildir. Öte yandan çözümleme birimleri de ayrı özellikler taşımaktadır. Dilbilimde çözümlemeyi tonlamanın yer aldığı birimler düzeyinde bir başka değişle tümceler düzeyinde başlatmak için alt bölümler ve paragraflar hızla geçilir. Oysa yazınsal çözümlemenin temel ilgi alanı büyük boyutlu birimlerdir. Kompozisyon ve temalar satırların artmasıyla gelişir. Eğer biçem denilen özellik tümceler toplamından oluşuyorsa daha küçük birimlerde yer almaz. Sonuç olarak diyebiliriz ki eleştiri ile yazınsal çözümlemenin bağımsızlığını benimsemek ve bunları dilbilimin bir eklentisi yapmamak gerekir. Dilbiliminin konusu yani diller ile yazınsal eleştirinin konusu yani yazınsal yapıtlar ayrı özelliktedir. Bu nedenle de değişik yöntemlerin kullanılması zorunluluğu doğmaktadır. Böyle bir bağımsız yazınsal eleştiri zorunlu olarak yapısalcıdır. Ancak bu terim dilbilimsel ile eşanlamlı değildir. Yapısal dilbilim ve yapısal eleştiri birbirine koşut olmakla birlikte özdeş olmayan iki birimdir.

DİL VE KÜLTÜR

Dil ile kültür arasındaki ilişki sorunu çok tartışılmıştır. Genel olarak dilin kültürü belirleyen önemli bir etken olduğu kabul edilir. Sorunu iki yönden ele almak gerekir. Bir yandan belli bir kültürde dilin bildirişim kurma ve düşünme ihtiyaçlarını hangi ölçüde karşıladığını değerlendirmek diğer yandan da dilin düşünce çizgisini ne ölçüde etkilediğini, kültürün gelişmesinde yardımcı ve engel olduğunu değerlendirme. Birinci soruya yanıt vermek zor değildir. Farklı kültürdeki hakların sözcük dağarcığı incelendiğinde söz konusu kültürün her temel öğesi için sözcükler bulundurur ve saptanan kesim ayrımların söz konusu halkın nesne ve etkinliklerinin önemini yansıttığı görülür. Her kültürde sözcük dağarcığı insan ile doğal çevresi arasındaki ilişkiyi yansıtır ve insanın yaşam biçimine tanıklık eder. Diyebilir ki diller yeni fikirleri ortaya çıktıkları sürece dile getirebilecek öğeler sağlayabilir. Kültür de sözcük dağarcığının gelişmesini belirler. Somut nesnelerle ilgili olarak bu sonuç benimsendiğinde soyut fikirleri ilkel dillerde kolayca belirtilip belirtilemeyeceği ve oluşumları için uygun araçların yetersizliğini soyut kavramların gelişmesinde bir engel oluşturup oluşturmadığı sorusu sorulur. Çok sayıda soyut kavram sıradan insanların dilinde değil de öğrenim görmüş kişilerin dilinde doğmuş ve soyut düşüncenin göstergeleri olma işlemlerini yitirmeden giderek ortak dile geçmiştir. Dil bilim verileri dilin kültürü yansıttığını göstermektedir. Ve kültür gereklerinin dil tarafından izlenmesini sağlayan dil bilim işlemlerine her  yerde rastlanır. Bir başka sorun da dil bilgisel kuramların ve deneyime ilişkin genel sınıflandırmanın düşünceyi hangi ölçüde denetleyebileceğini bilmek. Söz gelimi dilimizde zaman ulamının büyük önemi vardır. Bir eylemin geçmişte mi şimdiki zamanda mı veya gelecekte mi gerçekleştiğini belirtmesi gerekir. Belirli veya belirsiz bir nesneden mi söz ediyoruz, tekil olarak mı çoğul olarak mı konuşuyoruz belirlememiz gerekir. Bunlar uyulması zorunlu ulamlardır. Bir çocuk konuşmaya başladığında bunları kullanmasa bile bir yetişkin bunları kullanmadan edemez. Zorunlu ulamlar bir dilden öbürüne temelde farklılık gösterir. Örneğin sayı, bir adı belirlediği veya belirsizliği ifade ettiği için ve zaman Avrupa dillerinin çoğunda zorunlu ulamlardır. Buna karşılık bazı dillerde sayı ulamı yoktur. Onun yerini topluluk kavramı alır. ” Baba kızı için bir ev inşa etti”. dediğimizde diğer bir kişi “kız babanın bir ev inşa etmesinin nedeni oldu”. derse bir amacı vurgulamış oluruz.

DİLBİLİMİNİN TARİHSEL GÖRÜNTÜSÜ

Dilbilimsel araştırmanın somut yöntemleri, hedefleri ve metodolojisi devirden devire farklılıklar gösterir ve felsefi görüşlere göre şekillenir. Dil bilimin tarihsel gelişiminin incelenmesi çok ilginç bir konudur. Çünküm insanın doğasına ve çevresindeki dünyaya karşı almış olduğu felsefi tavrı yansıtır. Bu yüzden dil bilim tarihsel bakımdan geçirmiş olduğu aşamaları kısaca gözden geçirmekte yarar vardır.

Eski Yunanlılar

Dil bin yıllar boyunca araştırma konusu olmuştur. Dilin incelenmesi eski Yunanlılar’ın İsa’dan önce 5. ve 4. yüzyıllarda yaşamış oldukları felsefi huzursuzluklara ve karışıklıklara dayanır. Dil araştırmalarının gayesi felsefeye hizmet etmektedir. Eski yunanlıların ortaya koydukları en önemli sorular şunlardır:

1) Dil ile insanın doğası arasında ne gibi bir ilişki vardır? Bu konu üzerinde Platon durmuştur.
2) Dil ile düşünce ve mantık arasında ne gibi bir ilişki vardır? Bu konu üzerinde filozof Aristotales durmuştur.

Platon dil-doğa ilişkisini Kratylos adlı dialoğundan inceler. Bu dialogta iki farklı tez görülür. Birinci görüşe göre kelimeler ile bunların fonatik ve morfolojik yapıları doğal ve zorunlu şekilde birbirlerine bağlıdırlar. Eğer bu görüş doğru ise o zaman kelimelerin analizi ve incelenmesi bizi varlıkların doğasını gerçekçi bir şekilde anlamaya sevk edecekti. Aksi görüş kelimelerin bir dil toplumunun üyeleri tarafından anlaşmalı bir şekilde kabul edilmiş olan keyfi ifade sembolleri oluşturduklarını savunur. Bu görüşü savunanların tezleri isimlendirilmiş kelimelere dayanır. Söz gelimi köpeğin çıkardığı “hav” sesinden “havlamak” kelimesi türemiştir.

Filozof Aristotales daha çok dil ile düşünce arasındaki ilişki ile ilgilenir. İcrat ettiği ve mantıkta da kullanılan söz terimi düşünce terimi ile özdeşleşir. Ve aynı madeni paranın iki ayrı yüzü gibi yorumlanır. Dil düşüncenin dışa vurumundan başka bir şey değildir.

Dili, onun kategorilerini ve unsurlarını incelerken insan aklının ne olduğunu anlarız. Platon fonolojiye yani ses bilime ve morfolojiye yani şekil bilime önem verirken Aristotales grammer sınıflandırmasına yani kelime çeşitlerine ve söz dizimine önem verir.

Bu devrin diğer bir felsefi tartışma konusu, dilin ölçülülükle mi yoksa kuralsızlıkla mı biçimlenmesi midir sorunudur. İskenderiyeli grammercilere göre örneğin Apollonios Dyskolos ve Trakyalı Dionisios gibi ölçülülük taraftarlarına göre dil, sisteme ve kurallara bağlıdır ve dil ilişkileri matematik ilişkilerine benzerler. Diğer yandan Stoyik filozoflara göre dilin özelliği kurallılıktan ziyade kuralsızlıktır.

İskenderiye İsa’dan önce 3. yüzyılda büyük kütüphanenin inşa edilmesiyle birlikte felsefe, edebiyat ve dil eğitiminin ilk önemli merkezi olmuştur. Burada grammer kavramının temeli atılmıştır. İskenderiyeliler felsefi problemlerden başka pratik problemlerle de uğraşmaktaydılar. Örneğin yıpranmış metinleri tamamlamak ve fonotik, morfolojik ve söz dizimi bakımından klasik dönemin dilinden uzaklaşmış olan çağdaşlarına klasik devrin dilini öğretmek gibi. Bu pratik problem kıyas teorisi temel alınarak çözülmüştür.

İskenderiyeliler sistematik incelemelerle daha öncekilerin belirledikleri kelime türleri ve dil kuralları ile ilgili daha detaylı bir sistem icat ederler; fakat eski yazarların yazılı metinlerine aşırı bağlılık kendilerini dil bilimin konusu, metodu ve gayesi ile ilgili bazı ön yargılara sevk etmiştir. 19. yüzyıla kadar süren ve büyük oranda bugün bile korunan gelenek İskenderiyelilerden kaynaklanır. Bu geleneğin en önemli özellikleri şunlardır:

1) Yazılı ifadeye öncelik verilir. Dil incelenmesinin konusu, özellikle önemli edebi eserler içinden seçilmiş yazılı ifadedir.
2) Didaktik yani yönetici ve düzenleyici grammer. Önemli edebi eserlerde dilin öğretilmesi için dil modeli olarak sayılan doğru dil elde edilmeye çalışılır.
3) Dilde değişiklik, dilde yozlaşma demektir. Doğru dilden uzaklaşmak zaman içinde doğal bir şekilde olsa bile bilgisizlik sonucunda ortaya çıktığı kabul edilir.

Roma Dönemi

Latin gramerciler ve filozoflar Eski Yunanlılar’a hayrandılar ve bu yüzden onları her konuda taklit etmişlerdir. Kendileri Yunanca öğrenmişler ve öğretmişlerdir.Yorran adında bir Latin grameri yazan bir gramerci İskenderiyeliler’den Stoik filozoflardan çok etkilenmiştir. Donatus ve Priscianus gibi gramerciler 17. yüzyıla kadar öğretilen ve yazılan didaktik Latin grameri yazmışlardır.

Orta Çağ

Orta çağda Latince bütün Avrupa’da kilise tarafından tanınan ve öğretilen bir dildir. Diğer yandan bu devrin skolastik filozofları Aristotales’in Stoikler’in felsefelerine bağlıdırlar. Bu felsefeye göre kelime çeşitleri, mantıklı düşüncenin türlerini yansıtırlar. Dilin bilimsel incelemesinin nihayi gayesi ilkelerin bulunmasıydı. Bu prensibe göre bir kelime bir yandan insan düşüncesiyle, diğer yandan sözü edilen konuyla ilişkiliydi. Orta çağda aynı zamanda bu prensiplerin herkes tarafından kabul edildiklerine ve değişmediklerine inanılıyordu.

Rönesans Dönemi

Rönesans ile Eski Yunan ve Latin yazarlarının incelenmesine başlanır ve grammer konusu yeniden ele alınır. Çünkü eski metinleri inceleyebilmek için gramer bilgisi şarttır. Rönesansın getirdiği aydınlanma ile klasik olmayan yerli dillerin incelenmesine de başlanır. Bu dillerin bazıları önemli yazar tarafından yüksek seviyelere çıkarılır. Bu yeni eğilimin en dikkat çekici örneği Dante’nin, Tascana’nın yerel lehçesinde yazmış olduğu “ilahi komedi” siydi. Dante’nin bu lehçeye dair bir incelemesi de yayınlanmıştır. Bu lehçe İtalyanca’nın temelini oluşturmuştur. Fakat bu devirde okullarda öğretilen dil Latinceydi.

Yunanca’nın Kökeni

Yunan dili Hint Avrupa dil ailesinin üyesi olup başlangıcı bu ailenin birinci ortak aşamasına yani birinci “Hint Avrupa Nesline” dayanır. Yunan dilinin sahip olduğu kelimeler ve çekimli şekiller bu dilin ortaya çıkmasından önceki devirde intikal etmiş bir miras sayılır. Buna rağmen Hint Avrupa dilinin parçalanmasından önce özellikle fiillerin ve zamirlerin çekiminde kelime zenginliğinde önemli lehçe farklılıklarının var olduğu göz önünde bulundurulmalıdır. Alman dilbilimci Krahe karşılaştırmalı fonetik ve morfolojik özellikler için özet halinde bir açıklama getirmektedir. Krahe’ye göre Yunan dilini Hint-İran, İtalyan, Kelt, Baltik-Slav ve diğer akraba diller karşısında kendine ait karakteristik özellikleri çeşitli kavimler arasındaki karşılıklı iletişim sonucunda meydana gelmiştir. Bu farklı kavimler arasındaki söz konusu ilk benzeşmenin ilk olarak Yunanistan’da gerçekleşmiş olması da büyük bir olasılıktır. Eski Yunan Dili kendine özgü nitelikleri ile de az sayıda akraba dillere yakınlık gösterir. Diğerlerinden ise belirgin olarak ayrılır. Göze çarpan benzerlikler de en eski akrabalık dönemlerine dayanır ve bunların yardımıyla söz konusu lehçeleri başlangıçta Hint Avrupa dil ailesinin hangi alanına ait olduklarını kanıtlamak mümkündür. Daha sonraları söz konusu lehçelerin birleşmesi ile meydana gelen Yunan dilini İtalyan, Kelt, Hitit ve Tohar dilleri ile birlikte Centun adı verilen dil gurubuna girdiği, ” Saten” denilen dil gurubundan ise farklı olduğu yapılan araştırmalar sonucunda kesinleşmiştir.

Dil bilim ve dil tarihinin belli başlı kriterleri göz önünde bulundurularak yapılan incelemeler sonucunda Eski Yunan dili tarihinde önemli bir yer tutan ortak dilin bir çok lehçeden daha popüler olduğu ve daha geniş hak kitlelerinde hitap ettiği tespit edilmiştir. Batıda Anadolu’nun Ege kıyılarında, doğuda Hindistan’ın Pencap ovalarında, kuzeyde Orta Asya’da, güneyde Hint okyanusuna kadar yayılan, Anakıta Yunanistan’da zamanla yönetim dili haline gelen ve kendine özgü dil özelliklerini muhafaza eden bazı grupları dışta tutmak kaydıyla yavaş yavaş genel iletişim dili olarak da benimsenen ortak dil giderek düz yazı yazarlarının da vazgeçemedikleri bir şekil almış şiir alanında ise ozanları etkilemekle birlikte eski geleneksel usüllerin kullanımını önleyememiştir. Hemen belirtmek gerekir ki Ortadoğu dünyasında ani ve köklü bir değişim sonucunda ortaya çıkan ve Ortaçağ yunancasına da kaynaklık eden ortak dili son derece geniş geniş bir coğrafi alanda ve farklı menşelerden gelen toplumların içinde gösterdiği bu süratli yayılımın bir benzerine dünya tarihinde rastlamak zordur. Söz gelimi İslamiyet sonrası Arap dilinin ve uluslararası bir iletişim dili haline gelen İngilizce içinde bulundukları koşulların tamamen farklı olduklarının unutulmaması gerekir. Söz konusu dillerde Arapça din sayesinde yayıldığı ülkelerdeki geniş halk yığınları tarafından pek benimsenmemiş ve anlaşılmamıştır. Söz gelimi Osmanlı döneminde sadece divan edebiyatı şairleri bu dilin bazı basmakalıp ifadelerini alıp eserlerinde kullanmışlardır. Aynı şekilde, değil halk kitlelerinin din adamlarının bile anadili olmamıştır. İngilizce için de benzer şeyler söylenebilir. Amerika, Kanada, Avusturalya’da farklı kökenlerden olan halkların sadece ortak iletişm anadilleri değildir. Bu ülkelerde değişik kökenli insanlar evlerinde İtalyanca, Fransızca, Sırpça, Türkçe, Yunanca konuşurlar.

Ortak dil varlığını sürdürebildiği dönemler boyunca durağan kalmayıp yer yer çeşitli değişikliklere uğramıştır. Nitekim ünlü bir coğrafyacı da Helenistik dünyadaki yerel diksiyon farklılıklarından söz etmektedir. Zamanla Yunanlıların yerleştikleri uçsuz bucaksız bölgelerde eski lehçelerin yavaş yavaş ortadan kalktığı ve eldeki kanıtlara göre müşterek dilin konuşulduğu bütün bölgelerde bir şekil birliğinin söz konusu olduğu anlaşılmaktadır. Amerika ingilizcesi ile İngiltere ingilizcesi ve güney Amerika ispanyolcası ile Orta Amerika İspanyolcası arasındaki benzerlikler göz önüne alındığında bu durumu anlamak daha kolaydır. Bununla birlikte söz konusu değişiklikler tarihlemenin çoğu kere mümkün olmadığını ancak iyi eğitimli kişilerin bile dilinde meydana gelen değişimlere karşı eski şekilleri muhafaza etmeye çalıştıklarını belirtmek gerekir.

Yunan Dilinde Türetme Ekleri

Helenistik dönemden itibaren kullanılan gerek yeni türetmeler gerekse çeşitli kelimelerin alınmasıyla dikkat çekici bir gelişme gözlemlenmiştir. Özellikle kelime sonlarına getirilen yapıcı nitelikteki eklerin en önemlilerini şu şekilde sıralamak mümkündür.

1. Eylemde bulunan kişi–>της, ευς,ευτης, αριος, τρια, ισσα
2. Fiilden türemiş soyut isimler–> σια, μας, μα
3. Özellik gösteren soyut isimler–> ια, οτης
4. Alet gösteren isimler–> αριον, μετρον
5. Yer isimleri–> τηριο
6. Küçültme isimleri–> ιδιο, αριο
7. Madde gösteren sıfatlar–> ινος
8. Özellik gösteren sıfatlar–> ικος, ιος
9. Fiilden türemiş sıfatlar–> τος, σιμος
10. Fiiller–> ευω, αζω, ιζω

Yunancadaki türetme ekleri Latince kelimelerle eklenerek yeni kelimeler türetilmiş bazı Latince ekler Yunanca gövdelere getirilmesiyle de yeni kelimeler türetilmiştir. Latince kökenli fiillerin sayısı Yunanca’da çok azdır. Bunun sebebi Yunanca’nın yapısal bakımdan bu tür bir entrasyona uygun olmaması. Yunancada sadece Latince kökenli isimlere -ευω ve -ιζω takıları getirilerek bazı kelimeler türetilmiştir. Eski Yunancada 3 kipli bir fiil sistemi vardır. Helenistik dönemden itibaren sadece haber kipi, dilek kipi ve emir kipi kullanılmıştır. Εχώ, μέλω, θέλω, οφείλω gibi yardımcı fiillerle birlikte kullanılan fiiller mastar anlamını vermiştir. Yunan dili yeni kelimeler yaratma, türetme ve yabancı dillerden kelimeler olmanın yanında eski kelimelere yeni anlamlar vererek kelime hazinesini geliştirmiştir. Örneğin ” angelos” kelimesinin eski anlamı haberci, bugünkü anlamı ise melektir. Παιδεύω kelimesi eğitmek, oyalamak, eziyet etmek anlamlarına gelmektedir.

Hristo Fotiyadis

Advertisements

Leave a Reply

Fill in your details below or click an icon to log in:

WordPress.com Logo

You are commenting using your WordPress.com account. Log Out / Change )

Twitter picture

You are commenting using your Twitter account. Log Out / Change )

Facebook photo

You are commenting using your Facebook account. Log Out / Change )

Google+ photo

You are commenting using your Google+ account. Log Out / Change )

Connecting to %s